Yukarı
445345

Bir Dehanın Anatomisi

08 Nisan 2026 10:04

Bazı isimler vardır, tarih onları sadece satır aralarına hapsetmeye çalışsa da onlar her devirde yeniden doğarlar. Bugün, aramızdan ayrılan; sadece bir kurbanı ya da hüzünlü bir biyografiyi değil, Türk edebiyatının en berrak ve keskin zekâlarından birini, Sabahattin Ali’yi konuşacağız.

Onun kaleminden dökülen her cümle, sanki görünmez bir kemanın yayından çıkan kusursuz bir nota gibi ruhumuza işledi. 'Kürk Mantolu Madonna'nın sessiz çığlığından, 'Markopaşa'nın gürültülü direnişine; 'Çocuklar Gibi' şiirindeki o eşsiz saflıktan, Anadolu’nun kerpiç duvarları arasındaki toplumcu gerçekliğe uzanan devasa bir spektrum...

25 Şubat 1907'de doğan Sabahattin Ali; romanları, öyküleri ve bestelenen şiirleriyle Türkiye’nin en çok okunan ve sevilen yazarları arasındadır. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını, insan ruhunun derinliklerini anlatan naif bir dille birleştirmiş, eserleriyle zamansız bir miras bırakmıştır.

Bugün, bu devasa dehanın izini süren, onu bir 'mağdur' portresinden çıkarıp bir 'Deha Muharrir' olarak yeniden konumlandıran Araştırmacı-Yazar UFUK KARAMAN ile birlikteyiz. Onunla sadece Sabahattin Ali’nin kitaplarını değil; onun evrensel estetiğini, insan ruhunun röntgenini çeken analitik gücünü ve bugün bile neden 'en çok okunan' kalmaya devam ettiğini, yani o sarsılmaz dehasını konuşacağız. Haydi, o zaman kitabınızın iskeletini oluşturan o entelektüel derinliği eşelemeye başlayalım…

A.TUNCAYENGİN: Yazma tutkusu ve ilham kaynaklarıyla dolu Sabahattin Alinin yazım sürecini bir enstrüman çalmaya benzetirsek; sizin kaleminizden dökülenler bu melodinin ana ritmi 'yalnızlık' mı yoksa 'direniş' mi olurdu?

U.KARAMAN: 10 Ağustos 1933 tarihinde Sinop Cezaevi’nden Ayşe Sıtkı İlhan’a gönderdiği mektup kendisi ile ilgili özgüvenini de gösteren bir durumu açıklığa kavuşturmuştur:“Ben nedense yazılarımda doğrudan doğruya, bilvasıta, hep kendimden bahsediyorum.(…) Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum, sonra da yüz muhtelif eserde yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden birer parça verebilecek kadar doluyum. Ve bu yüz adamın hepsi de kuvvetli olur. Çünkü ben içimde birçok insanların aynı zamanda ve aynı kudretle yaşadıklarını duyuyorum.”

Melodinin ana ritmi direniştir.

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali’nin toplumsal gözlemleri ve insan doğasını işleme konusundaki romanları ve öykülerinde yer alan karakterlerinin iç dünyasındaki o bitmek bilmeyen fırtınaları bu kadar duru bir dille anlatmayı nasıl başarıyor?

U.KARAMAN: Kendi sözleriyle vereyim bu sorunun yanıtını:“Hakikatlere omuz verdiğim için...”

14.07.1933 tarihinde Sinop Cezaevi’nden Ayşe Sıtkı İlhan’a gönderdiği mektupta iç dünyasını anlatıyor :“Dünyada irademi bütün şiddetiyle kullandığım bir tek saha vardır: Yazı yazmak... Bu hususta benden şiddetli adam azdır. Nerede olursa olsun, ne zaman olursa olsun yazı yazabilirim. Ne "soğuk, ne sıcak, ne rahat, ne sıkıntı, ne keder, ne sevinç, ne sükûnet, ne gürültü, hiçbir şey benim yazı yazmama tesir etmez. Yazı yazarken tamamen yazdığım şeyle beraber yaşarım, kendime uygun, tamamen hakiki bir âlemde yaşarım. Zaten bütün aksaklığım buradan doğuyor: Yazıların ve kitapların âlemini beni ihate eden (saran, içine alan) âlemden daha hakiki buluyorum... Ne yapayım Ayşe, dimağı kuvvetlerimi hayatı ruzmerrede (günlük yaşamda) istimal etmeyi (kullanmayı) küçüklük telakki etmiş bulundum; doğrusunu söylemek lazımsa bundan pişman da değilim, mütemadiyen bunun acısını çektiğim halde... Bu yüzden başıma bir iş geldikçe duyduğum his, acaip bir zevk. İhtimal Jean Husse, Savonarola ve bunlar gibi birçokları kafalarının içindeki şeyler için ateşte yakılırlarken buna benzer zevkler (fakat daha kuvvetli olarak) duymuşlardır. Çünkü onlar kafalarının içindeki âlemi hakikat yapmak istedikleri için yandılar, benim çektiklerim ise hakikatlere omuz verdiğim için... Hiçbir şey yapmak istemiyorum, yegâne arzum kendi âlemimde yaşamak ve bana benzeyenleri benim âlemimde bir an olsun yaşatmaya vesile olacak şeyler yazmaktır. Hayatta daha birçok arzularım olabilir, fakat bu arzuya feda etmeyeceğim hiçbir şey yoktur.”

A.TUNCAYENGİN: Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi aracılığıyla bize anlatılanlar, bugün hâlâ modern insanın en büyük çıkmazı olabilir mi?

U.KARAMAN: Yazar, toplumun silik gördüğü Raif Efendi’nin aşkı sayesinde varoluşunu anlatır. Maria Puder'e olan aşkı, hayatındaki tek gerçek anlamdır. Aşkı, hayata karşı bir tutunma ve aynı zamanda bir kaçış noktasıdır. Günümüzde aynı olmasının nedeni kitabının en çok okunanlar listesinde başta olmasıdır.

Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya - ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk-. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor. Ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için her şeyi çiğneyerek birbirine koşuyordu.”

Yazar, Maria Puder’in kişiliğinde kadınların yaşadığı ama kimseye de anlatamadıkları o terk edilme hissinin kontrolünde nasıl seçimler yaptığını göstermiştir. Raif Efendi de ise zorunlulukların erkeklerin ömürlerinde nasıl bir kahırlı dönüşüme neden olduğunu göstermiştir. Gerçek aşkın karşılıklı ve olabildiğince hesapsız yaşanması gerektiğini anlatan bir romandır aynı zamanda Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali’nin Öykü ve romanlarında sık rastladığımız bir durumdur Dramatik çatışma. Hatta iç çatışma. Yazar, öykü ya da romanlarının içinde derinleştirerek verir çatışmayı. Dramatik çatışma, bir dramatik eserde (tiyatro, sinema, roman) karakterlerin hedeflerine ulaşmasını engelleyen zıt güçlerin mücadelesidir. İç çatışma ise karakterin kendi zihninde, kalbinde veya ahlaki değerlerinde yaşadığı psikolojik savaştır; korkular, kararsızlıklar ve vicdani ikilemlerle şekillenir. Karakterin arzuları ile görevleri, korkuları ile cesareti veya ahlaki değerleri arasında sıkışması işlenir öykülerinde. Adını koyamadığımız seçimler, hüzünler kimliğimize işler. Raif Efendi’nin hikâyesi aslında bir aşk hikâyesi olmaktan çok insanlığın hikâyesidir. Yaşamında anlatılmayan ne hikâyeler vardır insanların. Sabahattin Ali bunu başarmıştır.

Türk edebiyatında Berlin Kürk Mantolu Madonna romanı ile işlenmiştir. Wansee gölü kıyısında Maria İle Raif Efendi’nin yaptığı yürüyüşler Weimar dönemi Berlin’ini anlatır. Alman yazar ve şair Heinrich von Kleist'ın, Henriette Vogel ile birlikte 1811'de Berlin'de Wannsee kıyısında intihar ederek yaşamına son vermesini de anlatır. Kürk Mantolu Madonna kitabında. Kleist onun sevdiği okuduğu ve çevirdiği yazarlar arasındadır.

Penguin Classics tarafından yayınlanan kitap(Kürk Mantolu Madonna) , 2020'lerin belirsizlik ortamında Z kuşağının duygusal dünyasına hitap ederek melankoli arayışına cevap verdi. Kitap, İngiliz edebiyatının temel taşlarından Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice) gibi eserleri satışlarda geride bırakma başarısı gösterdi.

Romanda Sabahattin Ali, kültürel sınırları aşan içsel ve zamansız aşk öyküsünü hem de 1930’ların Almanya’sını 1940’larda yazarak anlatır.(18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde "Büyük Hikâye" başlığıyla tefrika edilmiştir.)

Madonna in a Fur Coat" (Kürk Mantolu Madonna) adıyla İngiliz okurlarla buluşan kitap, Türk edebiyatının İngiltere'deki en büyük başarılarından biri olarak kabul ediliyor.

Türk edebiyatını temsil eden eser Kürk Mantolu Madonna’dır. Bu da Sabahattin Ali’nin evrensel bir yazar olduğunu göstermektedir. Onu öldürenler ya da öldürülmesi için yönlendirenlerin hesapları altüst olmuştur böylece. Unutturamadıkları gibi evrensel bir yazar olmasının da önüne geçememişlerdir.

Bulgaristan sınırından geçseydi, Fransa ya da Rusya nerede olursa olsun yakalayacağı başarıyı öldürüldükten yıllar sonra İngiltere’de yaşamıştır. Bu durum onun tüm insanlığın ortak yazarı olduğunun kanıtıdır.

Neden bu kadar ilgi ve neden en çok satan kitap sorusunun yanıtını vermek isterim: Birincisi okur romanı okuduğunda kendisini romanın içerisinde bulmuştur. Kimi Maria’nın yerine koymuştur kimi de Raif Efendi’nin.

İkinci neden ise özellikle Türk halkı açısından ve yaşamını öğrenen ve araştıran yabancı okur açısından söylüyorum; okur Sabahattin Ali’ye vefa borcunu ödüyor olabilir mi? Sizce?

A.TUNCAYENGİN: Eserlerinde Anadolu insanının sessiz çığlığını duyuyoruz. Sizce bugün o ses, şehirlerin kalabalığında kayboldu mu yoksa yankısı hâlâ sürüyor mu?

U.KARAMAN: Elbette yankısı sürüyor. Her ne kadar kendisi de bu süreci Yusuf’a söyletiyorsa da Kuyucaklı Yusuf adlı romanında: “Şehirlere alışamadı, şehirlilere alışamadı”

A.TUNCAYENGİN: Markopaşa dönemindeki o mizahçı ve sorgulayıcı kimliğiyle, bugünün karmaşık dünyasına bir manşet atacak olsanız bu ne olurdu?

U.KARAMAN: Markopaşa,sık sık toplatılması, yasaklanması ve yazarlarının hapsedilmesi nedeniyle "Muharrirleri gözaltına alınmadığı" veya "Yazarları hapse girmediği zaman çıkar" mottosuyla yayımlanan muhalif mizah dergisidir.

Görülmemiş Tiyatro  (3 Mart 1947 tarihli 13.sayının başyazısı ) manşetini atardım.

A.TUNCAYENGİN: Pek çok şiiri ve şarkıları bugün birer marş gibi dillerde! Sözlerinin notalarla buluşup bu kadar geniş kitlelere ulaşacağını hiç hayal etmiş midir?

U.KARAMAN: Şiirlerini tek kitapta toplamıştır. Yaşadığı dönemde değeri anlaşılmasa da öldürülmesinden sonra şiirlerinin bestelenmesi ile gerçek değerini bulmuştur. Bir konuşmasında kendisi de ileride şiirlerinin okunacağını, dilden dile söyleneceğini söylemiştir.

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali’nin dilindeki o 'pürüzsüz sadelik' aslında bir teknik deha göstergesi mi? Kelimeleri bir enstrüman titizliğiyle seçmesi, onun toplumsal mesajının gücünü nasıl etkiledi?

U.KARAMAN: İçimizdeki Şeytan romanında kullandığı bir deyim var: "Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çabalıyorlar. Hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. Kafaları, zekâsı olsun, yarım yamalak bilgileri sonunda olsun, merhamete alınabilir bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi... Her şeyi iğreti, her vasıfları, her inancı iğreti...”

Kırpıntı Bohçası:

"Kesilip biçilen kumaşlardan artakalan ufak tefek parçaların, yâni kırpıntıların konup saklandığı bohça..."

Yarı münevver sözü de Sabahattin Ali’ye aittir. Sabahattin Ali'nin "Yarı Münevver" (yarı aydın) kavramı, kültürel ve toplumsal çelişkiler yaşayan, halktan kopuk, yüzeysel bilgisiyle gösteriş yapan küçük burjuva aydın tipini eleştirdiği bir yaklaşımdır.

Toplumsal mesajı eserleri arasına sıkıştırmış güçlü terimlerle anlatmış bir yazardır Sabahattin Ali. Şiirlerinde de geçmiş dönemdeki halk ozanlarından yararlanmış, örneğin Karacaoğlan’ın yazdığı Gamlanma Gönül Gamlanma adlı şiir esin kaynağı olmuş ve Aldırma Gönül Aldırma ortaya çıkmıştır.

A.TUNCAYENGİN: Markopaşa dönemi, sadece bir mizah dergisi değil, bir fikir laboratuarı gibiydi. Sabahattin Ali’nin oradaki 'hırçın' kalemi ile 'İçimizdeki Şeytan'daki naif çözümlemeleri arasındaki o köprüyü hangi katmanına bağlıyorsunuz?

U.KARAMAN: Markopaşa Dergisi’nde başyazıları yazan ve söylediğiniz gibi fikir laboratuarı gibi bir dönem yazılarını yazan kişi Sabahattin Ali’dir. İçimizdeki Şeytan romanında da bireyin içsel çatışmalarını, iradesizliğini ve toplumsal baskıların insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkilerini inceleyen bir fikir laboratuarıdır. Ömer ve Macide'nin ilişkisi üzerinden aydın çevrelerin ikiyüzlülüğü ve ahlaki çöküş irdelenir. Roman, insanın kendi hatalarını şeytana yüklemesini eleştirir. Özellikle 1946 yılından sonra siyasallaşan yaşamı Zincirli Hürriyet ve Tan Gazetesinde de yazılar yazmasına neden olmuş A. Metin takma adıyla siyasal yazılar yazmıştır. Dolayısıyla dönemsel bir gerekliliktir siyasallaşması.

A.TUNCAYENGİN: Raif Efendi’nin pasifliği mi yoksa Maria Puder’in modern duruşu mu Sabahattin Ali’nin ideal insan tipini temsil ediyor? Karakterlerinin 'hata yapma hakkını' bu kadar dürüstçe kullanması, onun dehasının insani bir yansıması mı?

U.KARAMAN: Raif Efendi, içine kapanık, sessiz, melankolik ve melankoliye sığınan bir karakterdir. Duygularını yoğun yaşasa da eyleme geçmekte zorlanır, bu pasiflik onu trajik bir sona sürükler. Maria Puder, erkek egemen dünyada kendi kurallarını koyan, erkeklerden beklentisi olmayan, tutkulu ancak gerçekçi ve bağımsız bir kadındır. Maria güçlü bir özgür iradeyi yansıtır.

Yazarın kafasındaki ideal insan tipi Maria’nın güçlü ve özgür olandır.

A.TUNCAYENGİN: Onun masalsı yönü, bugünün 'yeni dünya' çocuklarına ne fısıldıyor? Sabahattin Ali, neden en karmaşık meseleleri 'çocuklar gibi' bir dille anlatma ihtiyacı duyar?

U.KARAMAN: Ayşe Sıtkı’ya “Sebebi basit, benim her zamanki hastalığım: Yine âşıkım. Ah Ayşe, vallahi artık ben de şaşırdım, 15-16 yaşımdan beri şöyle bir haftacık olsun âşık olmadan durduğumu hatırlamıyorum.” yazdığı mektupta aşktan söz eder. İstanbul-Berlin treninde yol arkadaşı olan Melahat Hanım için yazdığı düşünülen bu şiir 1932 yılında yazılmıştır.

Şiirden bir kıta:

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlara yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi.”

Bir yanda toplumcu, sorgulayıcı aydın,“Çocuklar Gibi” şiirindeki gibi, hesapsız, korkusuz ve masum aşk duygusu. Aşkı fısıldıyor tüm insanlığa.

A.TUNCAYENGİN: Berlin'in disiplini ile yaşadığı ve çalıştığı alanlar onun 'deha muharrir' kimliğini nasıl iki farklı kutupta dengeledi?

U.KARAMAN: Berlin’de yaşadığı iki yıl yaşamına çok şey katmış, hem sanatsal yönünü ortaya çıkarmış,yurda döndüğünde ilk uğradığı yer Resimli Ay Dergisi ve orada tanıştığı Nazım Hikmet’tir. Deha kimliğini ortaya çıkaracak bir çevrede ve mevkide kalmış ve edebiyat çevresinin de onayladığı bir deha kendisini göstermeye başlamıştır.

A.TUNCAYENGİN: Kitabınızda Sabahattin Ali’yi sadece yazdıklarıyla değil, ruhsal derinliğiyle de ele alıyorsunuz. Sizce onun 'İçimizdeki Şeytan'da tarif ettiği o iradesizlik ve iç çatışma, aslında kendi dehasının bir bedeli miydi? Kendi içindeki fırtınaları birer edebiyat abidesine dönüştürmeyi nasıl başardı?

U.KARAMAN: “İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin: daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var...”

Güçsüz insanın kapana düşmesini gösteren bir durumu anlatmış burada yazar. Romanda da Ömer’in kendi hatalarının, acizliğini, tembelliğini, iradesizliğini gizlemesi ve gerçekle yüzleşmesini anlatmıştır Sabahattin Ali: Romanda Ömer’in kapana kısılmışlığı günümüz modern insanının da içinde bulunduğu durumu gösterir: Çıkmaz yol

Hakikatlere omuz veren bir yazar, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı olanlara karşı savaşım halinde olduğu içindir ki bugün Türk edebiyatının öncü yazarıdır Sabahattin Ali.

A.TUNCAYENGİN: Bir araştırmacı yazar olarak "Deha" ile tanışmak nasıl bir duygu? Kitabı yazma sürecinde, Sabahattin Ali’nin zihninin kıvrımlarında dolaşırken; sizin için en sarsıcı olan, 'Bu adamın zekâsı gerçekten de zamanın çok ötesinde' dediğiniz o kırılma noktası neydi?

U.KARAMAN: Yazarlarımız Batılılaşma ile ilgili eserler yazmaktaydı. Sabahattin Ali, özellikle Kuyucaklı Yusuf romanında Memleket sorunlarını işlemiş ve gündeme getirmiştir. Yurdun batısında bulunan Edremit’in toplumsal yaşamını anlatarak gündemdeki sorunun memleket olduğunu görmüş ve “Bir memleket romanı “ olarak daha başlamadan önce tefrika sürecinde Tan Gazetesinde özellikle belirterek yazmıştır. Kuyucaklı Yusuf romanındaki bu bakış açısı benim gördüğüm kırılma noktasıdır. Evet, Kuyucaklı Yusuf, bir memleket romanıdır.

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali hapis duvarları arasında (Sinop), Berlin’in soğuk caddelerinde ya da Anadolu’nun tozlu yollarında nasıl bir dönüşüm geçirdi? Bu mekânlar onun 'muharrir' kimliğini sadece besledi mi, yoksa o mekânlara sığamadığı için mi bir deha haline geldi?

U.KARAMAN: Sinop Cezaevi’ne gönderilmesi, Atatürk’e hakaret davası Sabahattin Ali için yapılan haksızlıklardan biridir. Yazmadığı ve aylar önce okuduğu söylenen şiir nedeniyle bir tezgâh düzenlenmiştir. Ancak Sinop Cezaevi’nde mahkûmlara destek olmuş, dilekçelerini yazmış, mahkûmların yaptığı ürünleri satmaları ve gelir olması için yardım etmiştir. Berlin’de hem Almanca hem de edebiyat konusunda kendini geliştirmiş, dünya edebiyatının yazarlarını okumuştur. Yurda döndüğünde de Yozgat, Konya Aydın gibi yerlerde önemli deneyimler kazanmış, edebiyat alanında kendini geliştirmiştir. Yozgat’ta mutlu olmamış, Konya’da tezgâh düzenlenmiş, Aydın’ı ise çok sevmiştir. Öykü ve romanlarıyla bir dönemin öncü yazarı olarak görülmesi, çok yönlülüğü, bulunduğu mevkilerde ses getirici imzalar atması deha yönünü ortaya çıkarmıştır.

A.TUNCAYENGİN: Kitabınızın kapağını kapattığınızda; okurların zihninde nasıl bir Sabahattin Ali portresi kalsın istediniz? Sadece çok sevilen bir yazar mı, yoksa yüzyılda bir gelen o benzersiz 'Deha Muharrir' mi?

U.KARAMAN: Benim düşüncem, Türk edebiyatına damga vuran, sevilen, değeri bilinen, öncü bir yazar olarak kalmasıdır.

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali’nin Türkçeyi kullanışındaki o 'pürüzsüzlük' ve 'sadeliği' bir deha göstergesi olarak nasıl yorumluyorsunuz? Kelimeleri adeta bir enstrüman çalar gibi seçmesi, onun toplumcu gerçekçi kimliğinin önünde bir estetik engel miydi yoksa onu güçlendiren bir zırh mıydı?

U.KARAMAN: Türkçeyi kullanışındaki başarısı, Sabahattin Ali’yi güçlendirmiştir. Kızı Filiz Ali’nin “babam, saatlerce bir lokomotifin nasıl işlediğini incelerdi.”  sözü yazarın gözlem gücünü gösterir. Yine 1926 ile 1928 yıllarında yazdığı Köprünün çocukları, Köprünün geceleri ve köprüde sabah şiirlerini yazmak için köprüde sabaha kadar kaldığını yazar arkadaşından öğreniyoruz. Seçtiği sözcükler ve yaşam biçimi toplumcu gerçekçi yönünü ön plana çıkarmıştır. Bu durum yazarı güçlü kılmıştır ve öncü yazar olmasını sağlamıştır.

A.TUNCAYENGİN: Trajik sonun gölgesinde kalan Sabahattin Ali’nin ölümü hep bir 'siyasi trajedi' olarak konuşuldu. Ama siz kitabınızda odağı 'muharrir' kimliğine, yani onun yaratıcı dehasına çeviriyorsunuz. Biz Sabahattin Ali'yi bir 'kurban' olarak anmaktan vazgeçip, bir 'deha' olarak anlamaya ne zaman tam anlamıyla başlayacağız?

U.KARAMAN: Onu katleden güç ve güç odakları ortaya çıktığı zaman…

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali’nin öğretmenlik süreci, onun toplumcu gerçekçi damarını sadece 'köylü/halk' üzerinden mi besledi, yoksa İzmir’in o dönemki kozmopolit yapısından süzülen bir 'kentli aydın' eleştirisi de var mıydı?

U.KARAMAN: Sabahattin Ali, 1927'de İstanbul Muallim Mektebi'nden mezun olup Yozgat'ta ilkokul öğretmenliğiyle başladığı meslek hayatında, Almanya tecrübesi (1928-1930) sonrası Aydın ve Konya'da Almanca öğretmenliği yapmış; siyasi soruşturmalar ve hapis cezaları nedeniyle sık sık görevden alınsa da Ankara'da öğretmenliğe dönmüş ve edebiyatı hayatının merkezine almıştır.

Sinop Cezaevi sonrası 1933'te Milli Eğitim Bakanlığı'na başvurarak öğretmenliğe geri döndü. Yaşamının merkezinde Ankara vardı…

Sabahattin Ali, eserlerinde kentli aydının halktan kopukluğunu, Anadolu'ya yabancılaşmasını ve sınıfsal üstten bakışını sert bir dille eleştirir. Aydınların köylüyü anlama çabası yerine onları hor görmesini, bürokratik iktidarı kötüye kullanmalarını ve bireysel çıkarlarını toplumsal faydanın üstünde tutmalarını işlemiştir eserlerinde.

Türk edebiyatında "aydın-halk" çatışmasını en yalın ve sarsıcı şekilde işleyenlerden biridir Sabahattin Ali.

A.TUNCAYENGİN: Kitabınızda altını çizdiğiniz o 'deha' kavramı, bugün her şeyin çok hızlı tüketildiği bir çağda genç mucitler için bir 'siper' (korunaklı alan) olabilir mi? Onun eserleri, bugünün çocuklarının yaratıcılığını nasıl koruyabilir?

U.KARAMAN: “Ses”,“Arabalar Beş Kuruşa”, “Ayran”, “Cigara”,  öykülerinde yoksulluğun çocuklar üzerindeki etkilerini işlerken toplumdaki trajedileri de ele alır. Çocuk İşçileri tüm gerçekliğiyle anlatırken, “Ayran” adlı hikâyesinde “Küçük Hasan”ı görüyoruz.  Küçük Hasan Ayran ile dokunur yüreğimize. Sabahattin Ali’nin öykülerinde hassas çarpan bir kalbin vuruşunu hissedersiniz. “Ses “ öyküsünde Sivaslı Ali’nin hayalleri ile tutunur, hayal kırıklığı yaşarız.

Sırça Köşk (1947) kitabında yer alan "Cıgara" öyküsü, Beyoğlu'nun arka sokaklarında geçen, yoksul çocukların dramını, sigara izmariti toplayarak hayatta kalma çabalarını ve bu sırada yaşadıkları iç çatışmaları konu alır. Toplumsal gerçekçi bir dille yazılan öykü, yoksulluk, çaresizlik ve sınıf farklarını çarpıcı bir şekilde anlatır. Öykünün sonunda Kemal, zor şartlar altında hayata direnirken, çamurlu sokaklarda kaybolur. Sabahattin Ali'nin "Arabalar Beş Kuruşa" öyküsü, yoksul bir çocuk ile zengin bir çocuğun dünyası üzerinden Türkiye'deki keskin sınıf ayrımını, toplumsal eşitsizliği ve merhametsizliği anlatır. Sokakta oyuncak satan fakir bir çocuk ile annesinin zorbalığıyla o çocuktan uzaklaştırılan zengin bir çocuğun karşılaşmasını konu alır. Onun eserlerini okumak bugünün çocuklarının yaratıcı güçlerini ortaya çıkarır. Toplumu anlamalarına neden olur. Toplumsal eşitsizliği düzeltme yolunda çaba harcamalarına yol açar.

A.TUNCAYENGİN: Maria Puder: Bir Hayal mi, Bir Prototip mi? Kürk Mantolu Madonna’daki Maria Puder, sadece bir aşk öznesi mi yoksa Sabahattin Ali’nin zihnindeki 'ideal, özgür ve entelektüel insan' prototipi mi? Bu karakterin inşasında yazarın hangi parıltılarını görüyorsunuz?

U.KARAMAN: Kendi ruh dünyasında inandığı ve büyüttüğü duyguları o tablodaki kadında, hem de hiç beklemediği bir anda karşısında bulur. Maria Puder’i“ O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi(birleşimi), bir imtizacıydı.(uyumu)”diye anlatır Kürk Mantolu Madonna kitabında. Raif Efendi’ye bir "ruhu olduğunu" öğreten, hayatını değiştiren kişidir Maria Puder. Yazarın zihnindeki özgür insan tipi olduğunu düşünüyorum.

A.TUNCAYENGİN: Sabahattin Ali’nin özellikle romanlarındaki başkarakterlerinin kendi özelliklerini yansıttığı söylenir; yani az konuşan, çok düşünen, biraz içine kapanık, doğayı seven, doğaya sığınan… Kendiniz de bulduğunuz özellikler oldu mu?

U.KARAMAN: Yazar kendi iç dünyasını, yalnızlığını, topluma yabancılaşmasını Kuyucaklı Yusuf’ta Yusuf üzerinden vermiştir. İçimizdeki Şeytan’da Bedri, Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi üzerinden anlatmıştır. Doğayı sevmesi ve Şehirlere alışamaması, şehirlilere alışamaması bende de olan özelliklerdendir.

A.TUNCAYENGİN: Markopaşa ve mizahın keskinliği o dönemin, onun dehasının en 'politik ve hırçın' olduğu evredir. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz gibi dev isimlerle yan yana geldiğinde, Sabahattin Ali’nin o ekibi bir 'fikir laboratuarına' dönüştüren asıl gücü neydi?

U.KARAMAN: 1946 yılından sonra Sabahattin Ali Markopaşa ile birlikte siyasallaşmıştır. Yazıları ağırlıklı olarak siyasal yazılardır. Markopaşa’da mizah gazetesinde Başyazıları isimsiz çıkmasına rağmen çoğu yazıyı Sabahattin Ali yazmıştır. Toplumsal yazılardır bunlar. Yeni Dünya Gazetesi, Tan Gazetesi, Gün Dergisi ve Gerçek Gazetesi, Markopaşa Gazetesi, Zincirli Hürriyet’teki yazılar siyasal sisteme eleştiri yazılarıdır. Fikirlerinin doğruluğuna ve gücüne inanan bir yazardır Sabahattin Ali.

A.TUNCAYENGİN:“Sinematik Kalem” olarak da nitelendireceğimiz Sabahattin Ali’nin betimlemelerinin bugün bile bir film karesi kadar canlı olduğu düşüncesindeyim. O dönemde sinema ve edebiyat tekniği ile nasıl konumlandırıyorsunuz? O aynı zamanda bir 'görsel deha' mıydı?

U.KARAMAN: Yurdumuza Atatürk’ün isteğiyle gelen önemli isimlerden Karl Ebert’in dramaturgluğunu yapmış, çevirileri yapmış, tiyatro ve operanın kurulması ve gelişmesinde önemli katkıları olmuş, tercüme bürosunda çevirileriyle çalışmış, İzmir Fuarı’na turnelere çıkmış ve Antigone’nin hem çevirisi hem de oynanmasını sağlamış bir yazardır Sabahattin Ali. Kuyucaklı Yusuf, Feyzi Tuna tarafından sinemaya uyarlanmış, Gramofon Avrat 1987’de Yönetmen Yusuf Kurçenli, Senaryo ise Ayşe Şasa tarafından yazılmış başarılı bir denemedir. Sabahattin Ali’nin fotoğrafçılığı, ressam yönü ve sanatsal çok yönlülüğü, gazeteciliği, edebiyatta öncü yazar olması nı sağlamıştır. Tüm öyküleri ve romanları hatta çevirileri sinemada ve tiyatroda değerlendirilebilir. Günümüzde de güncelliğini koruyan metinlerdir onun yazdıkları, çektikleri.

"Çilli", "Hanende Melek" ve "Yeni Dünya" adlı üç öyküsünü birleştirerek kadınların sömürülen yaşamlarını konu alan ve Yönetmenliğini İrfan Tözüm’ün yaptığı film, Tarık Akan ve Hümeyra tarafından oynanmıştır.

Tüm öykü ve romanları günümüzde de canlılığını korumaktadır ve dediğiniz gibi film karesi kadar canlıdır.

Sanatçı kişiliğini düşünürsek karakterlerden Terzi Mürüvvet Hanım, yine Fabrikatör Hilmi Bey, Edremit’teki bir kahvehaneye Shakespeare’in Otello’sunu yerleştiren yazar yine müziği de eserlerinde kullanmıştır.

Yine, Kuyucaklı Yusuf romanının başlangıcında kalender ve güngörmüş adam Doktorun tambur çaldığını ve bıyıklarından sular akarak hafif hafif ıslık çalması, bugünlerde çalıştığı, Kemençeci Nikolai’nin Mahur Saz Semaisini çalması özellikleri yazarın müziğe verdiği önemi ve sanatçı ruhunu gösterir. Öyküleri ve romanları, hatta fotoğrafları yeniden sinemada ve tiyatroda değerlendirilmelidir.

A.TUNCAYENGİN: Bugün Kürk Mantolu Madonna romanının bir 'popüler kültür nesnesi' haline gelmesi, kitabınızda anlattığınız o 'derin deha'ya bir haksızlık mı, yoksa Sabahattin Ali’nin zamansızlığının bir kanıtı mı? Ufuk Karaman gözüyle; Raif Efendi’nin o trajik sessizliğinde saklı duran asıl pırıltısı nedir?

U.KARAMAN: Raif Efendi küçüklükten beri hakikaten çok hayal dünyasında yaşayan bir insandır. Uğradığı haksızlıklara ses çıkarmayan birisidir. Tasavvurların(kuruntuların) ve iç dünyamın bir oyuncağıydım diye niteler kendisini zaten. Sabahattin Ali bu “büyük hikâyeyi yazarken İvan Sergeyeviç Turgenyev’in “Lüzumsuz bir adamın günlüğü” kitabından esinlenmiştir. Bu kitabın Almancasını okumuş ve etkilenmiştir. 1850’li yıllarda yazılmış bu eserde Çulkaturin adlı karakter de Raif Efendi’nin ikizi gibidir. Turgenyev bu eseriyle Sabahattin Ali’ye esin kaynağı olmuştur. Ne yazık ki bu eserin Türkçeye çevirisi iki binli yıllarda (2013) gerçekleşmiştir.

Raif Efendinin trajik sessizliği, toplumun yüzeysel değerlerine uyum sağlayamayan, derin bir melankoli ve yalnızlık içinde yaşayan, tutkuyla sevdiği Maria Puder ile yaşadığı aşkın yarattığı yoğun iç dünyayı ve bu aşkın yitimiyle oluşan yabancılaşmayı saklar. Bu sessizlik, aslında anlaşılma arzusu, edilgenlik ve toplumun ezdiği bireyin içe çekilişidir.

Dünyaya karşı pasif bir direniş ve hayata yabancılaşmanın getirdiği sürekli melankolik bir ruh hali içerisindedir. Raif Efendi, sessizliğiyle aslında modern dünyada bireyin nasıl yalnızlaştığını ve ruhunun nasıl saklı kaldığını simgeler.

A.TUNCAYENGİN: Ali’nin karakterlerinin (Raif Efendi, Yusuf, Ömer) aslında sürekli tökezleyen, hata yapan ama bu hatalarıyla 'insan' kalan yanlarını görüyoruz. Bir yazar olarak Sabahattin Ali, kendi hayatında ve eserlerinde 'hata yapma hakkını' bir deha göstergesi olarak mı kullanıyordu? Mükemmel olmayanın estetiğini nasıl kurdu?

U.KARAMAN: Sabahattin Ali, Yurt ve Dünya dergisinin Haziran 1943 tarihli 30. sayısında yayımlanan "Yarı Münevver" başlıklı yazısında, toplumsal meselelerden kopuk, yüzeysel, kibirli ve tembel aydın zümresini ağır bir dille eleştirmiştir. Sabahattin Ali, yarı münevverleri "ruhları hasta, iradeleri gevşek, kafalarını bir nokta üzerine uzunca bir zaman tutmak kabiliyetinden mahrum" kişiler olarak tanımlar. Bu kişilerin hayatın ciddi meseleleriyle alakalarını kestiklerini, sadece kendi konforları ve yüzeysel fikirleriyle ilgilendiklerini belirtir. Bu yazı, yazarın toplumcu gerçekçi bakış açısıyla, taşra eşrafı veya şehirli, köksüz aydın tipine yönelik sert bir toplumsal eleştiridir.

A.TUNCAYENGİN: Filiz Ali, Sabahattin Ali’nin telif hakkı kaybıyla ilgili “hakkımızı arıyoruz!” Telif hakkının kalkmasıyla hak kaybına uğranıldığını, yayınevlerinin artık özensiz ve aslına aykırı bir şekilde kitapları bastıklarını ifade ediyor. “Babamın kaybolduğu 1948 yılından 1965 yılına kadar hiçbir yayınevi onun kitaplarına el sürmeye cesaret edemedi. 1944 ve 1948 yıllarında Bakanlar Kurulu kararıyla eserleri yasaklanan Sabahattin Ali 17 yıl boyunca unutturulmak istendi.”Ve birçok yazar hala bu konuda üretim yapmaya devam ederken, siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

U.KARAMAN: Öldürüldüğü 1948 yılından 1965 yılına kadar eserleri basılamayan, yasaklanan ve unutturulmak istenen Sabahattin Ali yapıtlarının ve kaleminin gücüyle yerini kaybetmemiştir. Basılmadığı 17 yıl telifine eklenmelidir.

A.TUNCAYENGİN: Filiz Ali “Babam Devletin Bilgisi Dâhilinde Katledildi…” derken sizce bu ifade Sabahattin Ali suikastının sadece karanlık bir sınır kaçakçısının ferdi bir eylemi değil, bir organizasyonel sessizlik veya yönlendirme sonucu gerçekleştiğine dair bir feryat mıdır?

U.KARAMAN: Filiz Ali’nin de söylediği gibi kişisel bir durum değildir Sabahattin Ali’nin öldürülmesi, kayboluşu. Yönlendirme vardır elbet ancak döneme ait gazetelerin arşivi saklanmış, dönemin iktidarı tüm bilgi ve belgeleri yok etme yoluna gitmiştir. Öldürüldüğü tarihteki yüksek mevkilerdeki kişiler susmuşlar ve 8 ay gizledikleri bilgileri Ocak 1949 da basına vermişlerdir. Öldürülmesinin ortaya çıkarılması bir dönemi ve politikacılarının gerçek yüzlerini görmemizi sağlayacaktır. Kimse gerçeklerden kaçamaz. Elbet bir gün ortaya çıkacaktır yönlendirenler ve katledenler bulunacaktır. İnanıyorum.

A.TUNCAYENGİN: Kürk Mantolu Madonna’nın gerçeklikle ilişkisi nedir? Sizce Raif Efendi gerçekten Sabahattin Ali’nin kitapta olan yansıması mı? Ayşe Sıtkı’nın uzun yıllar sakladığı mektuplardan birinde Sabahattin Ali’nin, Berlin’de tanıdığı Maria Poder adında bir kadından bahsetmesini nasıl açıklarsınız?

U.KARAMAN: Raif Efendi’nin sanatsal yönü ve çevirmenliği olabilir kitaptaki yansıması. Maria karakteri birlikte Berlin’e gittikleri arkadaşı Melahat olma olasılığı yüksektir. Arkadaşlarının yazdıklarına dayanarak söylüyorum. Kürk Mantolu Madonna kitabının ilk bölümünde 28 başlığının olduğunu söyler Pertev Naili Boratav. Maria karakterinin yaşıdır diye düşünülmektedir.

A.TUNCAYENGİN: Neden ülkemizde değerlere sahip çıkmak gibi bir gelenek yoktur? Sabahattin Ali’nin eserleri dönemin politik koşullarını arka planına alıp bunları bireysel çerçevelerde anlatan eserleri olmuştur. Bugün Türkiye’de gittikçe artan bir ilgiyle okunan Sabahattin Ali’ye zamanı aştıran şey sizce ne olabilir?

U.KARAMAN: O dönemdeki koşullarda verdiği mücadele takdire değerdir. Politik ya da edebi eserlerini okuyunca güncel, yurda ait sorunları yazması olması onu güncel kılar...

A.TUNCAYENGİN: Yakın arkadaşlarından Mediha Berkes onun için: “Benim için Sabahattin her zaman bulunduğu yeri ilginç kılan bir kişiliğe sahipti. Son derece hazırcevaptı. Şakacılığı, muzipliği, zekâsı çarpıcıydı” diyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu bakış açısı konusunda?

U.KARAMAN: Yalnız gerçekçi yönü ile değil, melankolik, romantik, mizahsal yönleri ile anımsanması gereken bir bilgi deposudur. Bir döneme hatta şimdiki döneme de damgasını vurmuştur. Türk edebiyatının öncü yazarı... Güçlü kalemi Sabahattin Ali’yi kendi sözleriyle anlatmaya çalışayım : “Yolculuklar bana zevk verir. Bu zevkte varacağım hedefin zevki dâhil değildir. Yolculuk, bu bir yerde durmadığını, hareket ettiğini bilmek şuuru, bu bir yere bağlanıp kalmaktan kurtuluş başlı başına bir şeydir.”

Bizim yolculuğumuz da onu yürekten sevenlerin, onu anlamaya çalışanların yolu bu yolculuktan geçiyor. Her yerde onun Türk edebiyatına ve dünya edebiyatına damga vurmuş bir yazar, her şeyden önce bir insan olduğunu anlatmaya çalışacağız.

Çünkü inanıyoruz! Çünkü Sabahattin Ali “Kaleminin gücüyle” bu durumu kanıtlamıştır…

*****

Bu derinlikli ve adeta bir enstrüman tınısı gibi ruhumuza işleyen Araştırmacı Yazar Ufuk Karaman ile yaptığımız Sabahattin Ali yolculuğunu, ona ve dehasına yakışır bir "Son Söz" ile mühürleyelim.

SON SÖZ

"Ebedi Bir Melodinin İzinde"

Bazı vedalar yarım kalır, ama bazı isimler o yarım kalmışlığın içinde devleşerek tamamlanır. Sabahattin Ali, 1948’in o puslu sabahında bir sınır boyunda susturulmak istense de; bugün 2026’da, okurlarının en mahrem kederinde yankılanmaya devam ediyor.

Ufuk Karaman’ın deyimiyle o sadece bir yazar değil, "Bir Deha Muharrir" idi. Kelimeleri birer nota, cümleleri birer vicdan azabı gibi işledi. Biz bu röportajda onun sadece hüzünlü sonuna değil, o sarsılmaz ve berrak zihnine, "çocuklar gibi" kalabilme cesaretine ve her şeye rağmen "iyilik" diyebilen o naif sesine kulak verdik.

Kürk Mantolu Madonna’nın sessizliğinden, Markopaşa’nın gürültülü direnişine uzanan bu köprüde; Sabahattin Ali bize şunu fısıldıyor: “Dünyada iyilikten başka bir şey yoktur.” Eğer bugün onun mısraları hala birer halk marşı gibi dillerdeyse ve eğer biz hala onun "deha"sını konuşuyorsak; bu, zamanın o aşındırıcı gücünün gerçek hakikate sökmediğinin en büyük kanıtıdır.

Kelimelerin efendisine, ruhumuzun en zarif refakatçisine selam olsun...


Röportaj Aydan Tuncayengin
 



Yorumlar

Bu haberde yorum bulunmamaktadir.

Yorum Ekle


Diğer Haberler

Siyahın kurduğu alan

Adnan Çoker’in “Mutlak Siyah” sergisi Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açıldı. Çankaya Belediyesi Doğan Taşdelen Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde açılan Adnan Çok...

‘Hukuki bir dayanağı yok’

Yerebatan Sarnıcı’nın mülkiyeti vakıflara tescil edildi. İBB’den kamuoyuna, alanda uzman mimarlardan da gazetemize açıklama geldi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mülkiyetinde bulunan ...


Sunay Akın’la Ankara’da Hafızanın İzinde

Bazı günler vardır, takvimde yalnızca bir yaprak gibi görünür ama içine bakınca koca bir zaman sığdırdığını anlarsınız. 6 Nisan da öyle bir gündü. Ankara Düşünür Koleji’nin davetiyle Türk...

Titanik’in Son Gecesinin Müziği

Tarihin en dokunaklı anlarından birine tanıklık eden Titanik orkestrasının hikâyesi, batışın başladığı 14 Nisan gecesinde, aynı günün yıldönümünde özel bir konserle yeniden hayat buluyor....


Yeniden Sinematek, nisanda var olmanın izlerini takip ediyor

İzmir Büyükşehir Belediyesi Yeniden Sinematek gösterimleri, nisan ayında her pazar günü “Var Olmanın İzleri: Zaman ve Hatıra” temasıyla Elhamra Sahnesi’nde İzmirliler ile buluşuyor. Progr...

Nevra Serezli: En gururlu set günüm

Nevra Serezli, “Sihirli Annem: Periler Okulu” filminde torunlarıyla birlikte kamera karşısına geçti. ‘Dudu’ya hayat veren Nevra Serezli, serinin yeni filminde oğlu Selim Serezli’nin 11 ya...


İsmail Altınok Sanat Merkezi’nde karma sergi açılışı yapılacak

Ankara İsmail Altınok Sanat Merkezi, bugün karma serginin açılışına sahne olacak. Ankara İsmail Altınok Sanat Merkezi, bugün karma serginin açılışına sahne olacak. Saat 18.00'de açılacak ...

Ankara Öykü Günleri’nde bu yıl ana izlek ekoloji

23. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, bu yıl doğa, edebiyat ve insan arasındaki ilişkiyi merkeze alan programıyla Ankara’da sürüyor. 2 Nisan’da başlayan etkinlik, 10 Nisan’a kadar panelle...


SOSYAL MEDYA


MAGAZİN

Kavgalı olduğu Dilan Çıtak ve Ahmet Tatlıses yanına koştu!

Aniden rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan İbrahim Tatlıses’in yoğun bakımdaki tedavisi sürerken, aile cephesinde film sahnelerini aratmayan bir gelişme yaşandı. Babasına 3 kilometreden ...

TEKNOLOJİ

EDİTÖR'ÜN SEÇTİKLERİ

Gece tuvalete kalkıyorsanız dikkat: İlk sinyali olabilir...

Özellikle 40 yaş sonrası erkeklerde görülen gün içinde sık tuvalete gitme ihtiyacı, gece uykudan uyandıran idrar hissi ve idrar yaparken zorlanma gibi şikayetlerin çoğu zaman basit bir sorun veya yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görüldüğünü söyleyen Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Yavuz Onur Danacıoğlu, bu belirtilerin en önemli nedenlerinden birinin iyi huylu prostat büyümesi olduğunu belirterek uyarılarda bulundu.

ÇOK YORUMLANANLAR

ÇOK OKUNANLAR